jump to navigation

Grevin sesi yok Aralık 31, 2007

Posted by ayhankeser in Köşe Yazıları.
add a comment

İlker Belek 10 Aralık 2007, Pazartesi

Hepsine tamam:

Yeni teknolojiler istihdam hacmini daralttı, işsizliği artırdı. Üretim hattı ve emek organizasyonu parçalandı. Artık pek çok işi evde, yolda, otobüste, vb. yapmak olanaklı. İşyeri kavramı belli ölçülerde de olsa tarihe gömülüyor. Büyük şirketler üretim aşamasının bazı kısımlarını, bilgisayarlaşmanın verdiği güçle denetledikleri taşeron firmalara devrediyorlar. Üretim birimleri küçülüyor. Bunlar işçi sınıfının fiziksel olarak da parçalanmasına, eskisine göre daha zor örgütlenmesine neden oluyor. Bu ortamda, işçinin kendisini bir sınıfın üyesi olarak hissetmesi çok zor.

Doğru.

Ama şunlar da doğru:

Bir: Dünyada ve özel olarak Türkiye’de hem sol hem de sendikalar bu doğrulara neredeyse hiç sorgulamadan teslim oldular. Fikri düzeydeki bu teslimiyet mücadele alanından çekilmenin ilk adımıdır.

İki: Teknolojik gelişmeyle ilişkilendirilebilecek sorunların dışındaki konularda, örneğin, çalışma saatlerinin uzatılması, çalışma biçimlerinin düzensizleştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi, kalite çemberleri (ki bu ideolojik bir mekanizmadır) karşısında da bir şey yapılamamış, bütün bunlar genel bir bütün içinde sınıfa sunulamamış, hatta bu yönde anlamlı bir çaba gösterilmemiştir. Tam tersine ulusal güvenlik gerekçesiyle Türk-İş mücadeleyi bıraktığını açıklayabilmekte, solcu sendikalar ise eleştirilerini kapitalizmin neoliberal dönemiyle sınırlı tutmakta ve kapitalizmin sosyal devlet dönemini talep olarak öne çıkarmaktadır. Bunlar açıkça sınıfa ihanettir.

Kısacası yenilgiyi teknolojiyle açıklamak tamamen indirgemeci bir yaklaşım olur ve sınıf mücadelesinde siyasal gardın düşürülmesinin yarattığı bozgunu görmemizi engeller.

En nihayet: Bugün grevler halen çok önemli oranda kalabalık işyerlerinde gerçekleşmektedir ve bu grevlerde, sendikaların üzerlerine düşen işi yaptıklarını söylemek son derece zordur. İş derken grev öncesi ve sırasındaki sistem karşıtı siyasal eğitimden hiç söz etmiyorum. Sendikalar grevde kendi “mesleki” işlerini bile yerine getirmiyorlar.

Hepimize umut veren Telekom ve Novamed grevlerine bakalım. Grev katılan işçilerin bilincini değiştiriyor. Ancak net olarak görülmesi gereken başka şeyler de var. Ve bunlar hiçbir mazeretin mazur gösteremeyeceği cinsten sendikalara ilişkin sorunlar.

Örneğin, Telekom grevi bir gece yarısı sendikacılar ve siyaset erbabı tarafından Ankara’nın bir lokantasında çorbaya kaşık sallanarak bitirilmiştir. O geceki mutabakatın ortada halen yazılı bir sonucu yoktur.

Bu grev sürecinde sendika grevi toplumsallaştırmak, taleplerini topluma anlatmak bakımından hemen hiçbir şey yapmamıştır. Grev, sol basında bile ancak, grevci işçilerin zorla çalıştırılması sırasında yaşanan arbede ve gözaltılar ile “sabotaj” haberleri üzerinden yer bulabilmiştir. Dayanışma amacıyla her işçiden 5 liralık katkı toplanması projesini dışarıda tutarsak.

Telekom’daki sendikanın dünya görüşü bellidir denilebilir, ancak, aynı sorun Novamed’de de geçerlidir. Grevi örgütleyen sendikanın diğer kitle örgütlerini ziyareti ve onların iadei ziyaretinin ötesinde, grevi (en azından) Antalya kamuoyunun gündemine sokmak açısından hemen hiçbir şey yapılmadığını ben biliyorum.

Bugün sendikacılık masa başı istişareleri düzeyine indirilmiştir. Örneğin hükümetin ilgili bakanlarıyla görüşme ayarlayacak arabulucuların bulunması, Avrupa’daki sendikal yapılarla temas edilerek hükümet üzerinde değişik baskı mekanizmalarının harekete geçirilmesi böyledir. Buna karşılık grevi emekçi sınıfların diğer kesimlerinin gündemine sokmak, militan bir sınıf dayanışması yaratmak, grevci işçilerin sınıf psikolojisini geliştirecek sosyal etkinlikler düzenlemek, siyasal hareket refleksleri üretmeye yönelik eğitimler gerçekleştirmek, özel bir sektörün sınıfsal sorunlarını ilgili mekanın halk sınıflarının gündemine taşıyarak yaygın bir sınıf bilincinin gelişmesine katkıda bulunmak, kısaca sınıfa güç vererek, sınıftan güç almak gibi bir perspektif hiç yoktur. Üstelik bu bir eksiklik değil, kasıttır.

Bu tutumun nedeni, “sorunu” fazla büyütmeden, karşı tarafla anlaşmanın bir yolunun bulunması çabasıdır. Bu görüşe göre bir kaşık suda fırtına koparılmanın alemi yoktur, bu nedenle de dikkat çekecek, birilerini rahatsız edecek tarzdaki eylemlerden özel olarak kaçınılmalıdır. Dolayısıyla benim sınıf dayanışmasını yaratacak işler olarak önerdiklerim, sendika yönetimleri tarafından sorunu büyütmek olarak algılanan türden şeylerdir. Grevci işçiler grevin başlamasıyla birlikte evlerine dağılmakta, grev birlikteliği geliştereceği yerde işçiyi atomize etmektedir.

Daha da kötüsü, sendika yönetiminin, söz ettiğim önerileri kendilerine götüren siyasal yapılarla grevci işçilerin temasını özel olarak engellemeye çalışan tutumudur.

Kısaca: Bugün sendikalar, görülebildiği kadarıyla, en militan ve solda gözükenlerin de önemli kısmı dahil, daha mücadelenin başında “en kısa zamanda nasıl anlaşabiliriz”in hesabını yapar durumdadır.

İşte bu noktada, emek organizasyonunun parçalanması, üretim sistemlerindeki değişim, vb. kavramların tümü mevcut gerçeğin karşısında pek şımarık kalmaktadır.

Herkesin bu iki greve çok büyük sempati beslediğini, Novamed’in, grev süresinin uzunluğu, işçi kadınların samimi direngen duruşu nedeniyle bütün solu ve özellikle kadın örgütlerini büyük heyecana sürüklediğini biliyorum.

Sol üslupta “gaz vermenin” bir yeri vardır. Olumluluklara basmak, olumsuza teslim olmamak solun tarzıdır. Mücadele, olduğu kadarıyla bile, büyük deneyim birikimi sağlar. Ancak, grev süreçlerinde ve genel olarak sendikal mücadelede yukarıda tanımladığım baştan ikna olmuş tutum görülmez ve bu tutumun siyasal açıdan sağ içeriği anlaşılmazsa, grevlerin, bırakın kazanımla sonuçlanmasını, olumlu bir birikim bile sağlayamayacağı kabul edilmelidir.

Enternasyonal ile İstiklal Aralık 31, 2007

Posted by ayhankeser in Aydemir Güler, Köşe Yazıları, Sonuncu Kavga!.
add a comment

Aydemir Güler 18 Aralık 2007, Salı

Sendika kongrelerinde Enternasyonal dinlemeye alışık değiliz. Tabi, Enternasyonal’i nerede dinlersem dinleyeyim, keyfim yerine gelir; ama, zaman ve mekan 2007′nin Aralık ayında bir otelin toplantı salonunda yapılan bir sendika kongresi ise, keyiflenmekten daha fazla düşünmek gerekiyor. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının geçen Cuma günü başlayan genel kurulundan söz ediyorum…

BMİS ve (divan başkanı sıfatıyla hazır bulunan Süleyman Çelebi eliyle) DİSK, Cuma günü çok taahhüt altına girdiler. DİSK ve BMİS Genel Başkanlarının konuşmaları ve toplantının diğer mesajlarından benim çıkartabildiklerimi sıralarsam; sendika esnek çalışmayı kabul etmemekte direnecek, sınıf ve kitle sendikacılığı kavramı öyle rafta serinlemeye bırakılmayacak ve örneğin emperyalizme karşı mücadele gibi başlıklarda hayli politik bir yoruma tabi tutulacak, aynı politik sendikacılık yaklaşımı DİSK genelinde AKP’ye karşı mücadele olarak şiddetlendirilecek, grev bir mücadele silahı olarak kullanılacak, 1 Mayıs 2008 yine Taksim 1 Mayıs Alanında kutlanacak…

Sendika genel kurulları, sendikal anlayışları arasında ciddi bir ayrım olsun olmasın, farklı gruplar arasında mücadelelere sahne olur. En azından alıştığımız budur. BMİS kongresinde böyle bir olgu olmadığından mıdır, bilmiyorum, açılış günü öne çıkan “sağlık ve sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı mücadele” olmuştur. Altına girilen taahhütlerden biri de uyarı amaçlı genel grev çağrısıdır. Fotoğrafın buraya kadarı iyidir, ama sendikal hareketin halini bilenler keyiflenmek yerine düşünmeye devam etmelidir.

Sendikal hareket AKP’ye karşı mücadelesini özelleştirmeler karşısında boşta bırakmıştır. Özelleştirmelerin darbesine en fazla maruz kalan ve öne çıkan Petrol-İş yalnız ve tedirgindir. Bir sendikanın mücadelesinde işçi kitlelerinin hareketliliğine dayanmaması mümkün değildir, ama Petrol-İş’in sınıf hareketliliğini yükselten ve politize eden bir çizgi mi izlediği, yoksa merkeze bunu değil, politik dengeleri ve hukuki boşlukları mı yerleştirdiği tartışmalıdır. Bugünün Türkiye’sinde politik dengelerin ve hukuki boşlukların merkeze konduğu her arenada sermayenin ve AKP’nin üstünlük kurmasının kural olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır. Özelleştirmelere karşı verilen en ileri sendikal mücadeleler, sendikal hareketin geri kalanı tarafından yalnız bırakılmış ve kendileri de işçi sınıfı siyasetinin eşiğinde takılıp kalmışlardır.

Türkiye’de esnek çalışmanın damga vurmasa bile sızmadığı toplu sözleşme bulmak kolay değildir. Esnek çalışmaya karşı ilke kararlarıyla kendini bağlamış bulunan sendikalar da, bu açıdan doğrudan ve alenen patrona değilse bile, aynı işkolundaki komşu veya rakip sendikaların imzaladıkları geri sözleşmelere boyun eğmek zorunda kalır.

Grev, Türkiye sendikal hareketinin silahı değil korkusu olmuştur. Çünkü sınıf mücadelesi, emekçilerin yaşamını bir bütün olarak kapsamadığında boşa çıkar. Üyelerinin yarısı AKP’ye oy verdiğinde bunda bir mücadele konusu görmeyerek “demokratik tutum” sergileyen (!), tersine kitleyi huzursuz etmemek veya zorlamamak gerekçesiyle ortalamacılığı tercih eden, işyeri temsilcileri kredi kartı borçlarında somutlanan bir düzen kuşatması altında kaldığında burada bir ideolojik ve kültürel gündem açma ihtiyacı hissetmeyen, “sosyal taraf” sayıldığında koca koca patronlar ve memleket yöneticileriyle aynı masada oturmaktan onur (!) duyan sendika yönetimlerinin grevden korkmaması mümkün müdür?

Türkiye’de mevcut sendikal yasaların, örneğin yüzde on barajı gibi bir maddesi çoğu işkolunda uygulanamaz hale gelmiştir; çünkü sendikalaşma oranı kayıtlı işçiler arasında bile yüzde onun altına çoktandır düşmüş bulunan bir ülkede bu barajı aşacak sendika kalmamıştır! Bu koşullarda Türkiye sendikal hareketi, bu saçma, ve aynı zamanda hukuken gayet zayıf kısıtlamanın kadük olduğunu kanıtlamak ve yırtılıp atılması için mücadeleye kalkışmak yerine, bakanlık tarafından ipinin çekilmesinden korkar haldedir. Bu nitelikteki bir sendikal hareket, on milyonlarca sigortasızı, işsizi, kapsam dışı emekçiyi ve çocuk işçiyi nasıl örgütleyebilir? Kayıtsız işçilerin bir cüzünün sigortalı hale getirilmesi, günümüz ortalama sendikacısı için hayırlı bir olasılık değildir, çünkü bu durumda sendikanın işkolu örgütlülük oranı daha da aşağı düşecektir!

Sendikacılar, yıllardır hükümetler ile kamuoyu vicdanı ve hukuk arasında gidip gelen “sosyal güvenliğin tasfiyesi” gündeminde en fazla mesaiyi bakanlık koridorlarında yapmışlardır. Tasarı bir kez daha Meclise gelirken sendikal hareket içinde kabaca iki eğilim görülmektedir: Bir kesim yasanın nasılsa gelecek yılın ortasından önce yürürlüğe girmeyeceğinden hareketle yatmaya devam demekte, diğerleri ise “bu kadar da olmaz” demektedir!

Bugüne kadar olanın sorumluluğunu paylaşan ikinci ve “ileri” taraf, sağlık kurumları özelleştirilirken, diğer kamu işletmelerinde yaşandığı gibi, bu kez de sağlık emekçilerini yalnız bırakmamış mıdır?

Söz bir kez ağızdan çıktığında ne olur? Türkçe’nin bir deyimine bakarsanız uçar! Hatta daha ağır bir deyim “yalandan kim ölmüş” demektedir! Ama bu kadar kötümser olmaya kesinlikle kimsenin hakkı yoktur.

Yapılması gereken, sözün ağızdan bir kez çıktığında, maddi bir varlık kazandığına inanmaktır. Buna inanmak ve sözlerin takipçisi olmak gerekmektedir. Metal işçisinin yapması gereken budur.

Gelelim Enternasyonal’e… Bu olağanüstü marşın sendika kongrelerinde çalınmasının iyi bir tercih olduğundan çok kuşkuluyum. Bunun çok nedeni var; ama geçen Cuma rast geldiğim bir tanesi diğerlerini saymayı gereksiz hale getiriyor. Kongrede Enternasyonal, bir saat kadar sonra İstiklal Marşı ile “dengelendi.” Derdi zaten başından aşkın olan emekçiler, bir de “her şey emeğin olmalı” ile “ırkıma yok izmihlal” dizelerini bağdaştırmakla uğraştırılmasın derim…

İşçi ölümü beklerse… Aralık 31, 2007

Posted by ayhankeser in Kemal Okuyan, Köşe Yazıları, Sonuncu Kavga!.
add a comment

Kemal Okuyan 23 Kasım 2007, Cuma

Daha yoğun, daha uzun ve daha kötü koşullarda çalıştırılan işçilerin sağlık sorunları artıyor, iş kazalarıyla daha sık karşılaşılıyor. Konuya ilişkin istatistiklere ihtiyatla yaklaşmak ve kayıtsız işçi çalıştırmanın bu kadar yaygın olduğu ülkemizde iş kazalarının Çalışma Bakanlığı rakamlarının çok üstüne çıktığını bilmemiz gerekiyor.

Fark tek başına sigortasız işçi çalıştırılmasından ya da patronların iş kazalarını gizleme alışkanlığından kaynaklanmıyor. Toplumun ölümle olan ilişkisindeki değişim de iş kazalarının kayda geçilmemesinin nedenlerinden birisi olarak belirginleşiyor.

Ortalama yaşam süresinin uzadığı bir ülkede ölümün sıradanlaşması ilginç bir durumdur. Ölümün yaşamı anlamlı kılan bir doğal olay olarak kavrandığı kültürel bir gelişkinlikten söz etmiyorum. Türkiye’de ölüm, yaşam sıradanlaştığı için, sıradanlaşmaktadır. Bugünkü düzen yaşam ile ölüm arasında doğal olmayan bir geçişkenlik yaratmış, cenaze törenlerinde yükselen feryat ve çığlıklar artarken, ölüm kolayca kanıksanan bir olgu haline gelmiştir.

Korkaklığın, sinmişliğin, boyun eğmişliğin toplumu alabildiğine sardığı bir evrede ölümün bu kadar kolay kabullenilmesi ve ölümle yüz yüze gelmede bu kadar “cesur” olunabilmesi, toplumsal çürüme dediğimiz sürecin bir göstergesidir.

İstanbul’da bir tersane işçisi daha yaşamını yitirdi. Hakkari’de iki işçi elektrik direğinde akıma kapıldı. Bunlar son günlerdeki ölümcül iş kazalarından basına yansıyanlar… Her gün yüzlerce iş kazası oluyor, kazaların bir bölümü iş kazası sayılmıyor bile…

Tersanelerde son aylarda artan ölümler karşısında toplumun duyarsızlığı bir yana, çalışan işçilerin ilgisizliği dikkat çekiyor. Ölen arkadaşının üzerine gazete kağıdı örtüp çalışmaya devam eden işçilerin üzerindeki patron baskısı, işini kaybetmeme kaygısı elbette bir gerçek. Ancak ortada bir başka gerçek daha var. Yarın kendisini de böyle bir sonun beklediğini bilerek aynı koşullarda çalışan bir işçi, ölüm korkusunu aştığı oranda korkuya teslim olmuş ve zavallılaşmıştır.

Dostluktan, iş arkadaşlığından, belki hemşerilikten, insanlıktan geçtim… Yalnızca bencilce duygularla dahi tepki vermesi gereken bir işçinin, “hayat devam ediyor” değil de “iş devam ediyor” diyerek yüzünü öbür yana çevirmesi kolay kabullenilemez.

Bu çürümenin bir kaynağı elbette toplumsal yaşamın dinselleştirilmesidir. Ben bunun ne anlama geldiğini 1999 depreminden hemen sonra gittiğim Sakarya’da görmüştüm. Gölcük, Karamürsel gibi yerleşimlerde ilk şok atlatıldıktan sonra yaşamak ve yaşatmak için gözle görülür bir mücadele sürerken, gericiliğin kol gezdiği Sakarya’da insanlar şaşırtıcı bir biçimde “duruyorlar”dı.

İşçiler de şimdi duruyorlar…

Dinselliğin kuşattığı bir toplum çaresiz ve kayıtsızdır…

İşçiler duruyorsa bunun bir başka nedeni 12 Eylül’le birlikte “işçiler haklıdır” yargısına köklü bir darbe vurulmasıdır. 1970’li yıllarda işçi olmak gurur vericiydi, mücadele eden işçiye genel olarak saygı duyulurdu…

1980’den bu yana, işçi haksız olduğuna ikna edildi. Yoksulsa bu onun yeterince uyanık olmamasıyla ilgiliydi, az kazanıyorsa okumamıştı… Ölüm bekliyorsa tezgahın başında, bu onun dikkatsizliğiydi…

İşçi bunu kendisi için düşünmez ama diğer işçiler için düşünür ve sınıfın parçası olma özelliğini yitirir. Düzenle, patronla hesaplaşmak yerine, kendinden birisiyle hesaplaşmak…

Çürütür…

İşçi sınıfının öncüleri için bu çürümeyi durdurmak, sermaye egemenliğine başkaldırmanın yarısıdır. Ertelenemez, küçümsenemez, yanından dolanılamaz bir görevdir.

kokuyan@sol.org.tr