Enternasyonal ile İstiklal Aralık 31, 2007
Posted by ayhankeser in Aydemir Güler, Köşe Yazıları, Sonuncu Kavga!.add a comment
Sendika kongrelerinde Enternasyonal dinlemeye alışık değiliz. Tabi, Enternasyonal’i nerede dinlersem dinleyeyim, keyfim yerine gelir; ama, zaman ve mekan 2007′nin Aralık ayında bir otelin toplantı salonunda yapılan bir sendika kongresi ise, keyiflenmekten daha fazla düşünmek gerekiyor. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının geçen Cuma günü başlayan genel kurulundan söz ediyorum…
BMİS ve (divan başkanı sıfatıyla hazır bulunan Süleyman Çelebi eliyle) DİSK, Cuma günü çok taahhüt altına girdiler. DİSK ve BMİS Genel Başkanlarının konuşmaları ve toplantının diğer mesajlarından benim çıkartabildiklerimi sıralarsam; sendika esnek çalışmayı kabul etmemekte direnecek, sınıf ve kitle sendikacılığı kavramı öyle rafta serinlemeye bırakılmayacak ve örneğin emperyalizme karşı mücadele gibi başlıklarda hayli politik bir yoruma tabi tutulacak, aynı politik sendikacılık yaklaşımı DİSK genelinde AKP’ye karşı mücadele olarak şiddetlendirilecek, grev bir mücadele silahı olarak kullanılacak, 1 Mayıs 2008 yine Taksim 1 Mayıs Alanında kutlanacak…
Sendika genel kurulları, sendikal anlayışları arasında ciddi bir ayrım olsun olmasın, farklı gruplar arasında mücadelelere sahne olur. En azından alıştığımız budur. BMİS kongresinde böyle bir olgu olmadığından mıdır, bilmiyorum, açılış günü öne çıkan “sağlık ve sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı mücadele” olmuştur. Altına girilen taahhütlerden biri de uyarı amaçlı genel grev çağrısıdır. Fotoğrafın buraya kadarı iyidir, ama sendikal hareketin halini bilenler keyiflenmek yerine düşünmeye devam etmelidir.
Sendikal hareket AKP’ye karşı mücadelesini özelleştirmeler karşısında boşta bırakmıştır. Özelleştirmelerin darbesine en fazla maruz kalan ve öne çıkan Petrol-İş yalnız ve tedirgindir. Bir sendikanın mücadelesinde işçi kitlelerinin hareketliliğine dayanmaması mümkün değildir, ama Petrol-İş’in sınıf hareketliliğini yükselten ve politize eden bir çizgi mi izlediği, yoksa merkeze bunu değil, politik dengeleri ve hukuki boşlukları mı yerleştirdiği tartışmalıdır. Bugünün Türkiye’sinde politik dengelerin ve hukuki boşlukların merkeze konduğu her arenada sermayenin ve AKP’nin üstünlük kurmasının kural olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır. Özelleştirmelere karşı verilen en ileri sendikal mücadeleler, sendikal hareketin geri kalanı tarafından yalnız bırakılmış ve kendileri de işçi sınıfı siyasetinin eşiğinde takılıp kalmışlardır.
Türkiye’de esnek çalışmanın damga vurmasa bile sızmadığı toplu sözleşme bulmak kolay değildir. Esnek çalışmaya karşı ilke kararlarıyla kendini bağlamış bulunan sendikalar da, bu açıdan doğrudan ve alenen patrona değilse bile, aynı işkolundaki komşu veya rakip sendikaların imzaladıkları geri sözleşmelere boyun eğmek zorunda kalır.
Grev, Türkiye sendikal hareketinin silahı değil korkusu olmuştur. Çünkü sınıf mücadelesi, emekçilerin yaşamını bir bütün olarak kapsamadığında boşa çıkar. Üyelerinin yarısı AKP’ye oy verdiğinde bunda bir mücadele konusu görmeyerek “demokratik tutum” sergileyen (!), tersine kitleyi huzursuz etmemek veya zorlamamak gerekçesiyle ortalamacılığı tercih eden, işyeri temsilcileri kredi kartı borçlarında somutlanan bir düzen kuşatması altında kaldığında burada bir ideolojik ve kültürel gündem açma ihtiyacı hissetmeyen, “sosyal taraf” sayıldığında koca koca patronlar ve memleket yöneticileriyle aynı masada oturmaktan onur (!) duyan sendika yönetimlerinin grevden korkmaması mümkün müdür?
Türkiye’de mevcut sendikal yasaların, örneğin yüzde on barajı gibi bir maddesi çoğu işkolunda uygulanamaz hale gelmiştir; çünkü sendikalaşma oranı kayıtlı işçiler arasında bile yüzde onun altına çoktandır düşmüş bulunan bir ülkede bu barajı aşacak sendika kalmamıştır! Bu koşullarda Türkiye sendikal hareketi, bu saçma, ve aynı zamanda hukuken gayet zayıf kısıtlamanın kadük olduğunu kanıtlamak ve yırtılıp atılması için mücadeleye kalkışmak yerine, bakanlık tarafından ipinin çekilmesinden korkar haldedir. Bu nitelikteki bir sendikal hareket, on milyonlarca sigortasızı, işsizi, kapsam dışı emekçiyi ve çocuk işçiyi nasıl örgütleyebilir? Kayıtsız işçilerin bir cüzünün sigortalı hale getirilmesi, günümüz ortalama sendikacısı için hayırlı bir olasılık değildir, çünkü bu durumda sendikanın işkolu örgütlülük oranı daha da aşağı düşecektir!
Sendikacılar, yıllardır hükümetler ile kamuoyu vicdanı ve hukuk arasında gidip gelen “sosyal güvenliğin tasfiyesi” gündeminde en fazla mesaiyi bakanlık koridorlarında yapmışlardır. Tasarı bir kez daha Meclise gelirken sendikal hareket içinde kabaca iki eğilim görülmektedir: Bir kesim yasanın nasılsa gelecek yılın ortasından önce yürürlüğe girmeyeceğinden hareketle yatmaya devam demekte, diğerleri ise “bu kadar da olmaz” demektedir!
Bugüne kadar olanın sorumluluğunu paylaşan ikinci ve “ileri” taraf, sağlık kurumları özelleştirilirken, diğer kamu işletmelerinde yaşandığı gibi, bu kez de sağlık emekçilerini yalnız bırakmamış mıdır?
Söz bir kez ağızdan çıktığında ne olur? Türkçe’nin bir deyimine bakarsanız uçar! Hatta daha ağır bir deyim “yalandan kim ölmüş” demektedir! Ama bu kadar kötümser olmaya kesinlikle kimsenin hakkı yoktur.
Yapılması gereken, sözün ağızdan bir kez çıktığında, maddi bir varlık kazandığına inanmaktır. Buna inanmak ve sözlerin takipçisi olmak gerekmektedir. Metal işçisinin yapması gereken budur.
Gelelim Enternasyonal’e… Bu olağanüstü marşın sendika kongrelerinde çalınmasının iyi bir tercih olduğundan çok kuşkuluyum. Bunun çok nedeni var; ama geçen Cuma rast geldiğim bir tanesi diğerlerini saymayı gereksiz hale getiriyor. Kongrede Enternasyonal, bir saat kadar sonra İstiklal Marşı ile “dengelendi.” Derdi zaten başından aşkın olan emekçiler, bir de “her şey emeğin olmalı” ile “ırkıma yok izmihlal” dizelerini bağdaştırmakla uğraştırılmasın derim…